Tamam anladık, Kundera'nın düşme korkusundan ziyade düşme arzusundan dem vurduğunu da, bana ne Kundera'dan!
Hikmetli söz önemlidir ama. ''İlim ve hikmet Çin'de de olsa, alınız.'' sırrınca, aramak lazım. Boynu bükükler çevirmiyoruz burada. Cahilliğe mazaret de kabul edilecek gibi değil. Bu iş bir lokma bir hırka işi de değil. ''Pezevenk Rolls Royce'a binecek, dervişin açlıktan nefesi koksun!'' Olmaz öyle! Bir büyüğümün duası var: ''Allah cepte çok, gönülde yok etsin!'' Amin.
Peki, herkes bir şey diyor. Kime bakıcaz? Sonuçta bu hıyarı bir şekilde adam etmek lazım. İnsan, güzele talip sonuçta. ''Ben sizin Rabbiniz değil miyim?'' nidasını işitti zaten, zincire vursan duramaz, her yerde arayıp duracak o ahengi. Zatı itibariyle O'ndan üflenen bir ruha sahip olduğundan katilin de münkirin de, ayyaşın da, fahişenin de zat-ı ali. Sıfatı bozuktur, yaptığı fenalıktan geri döner, tutarlar kolundan yükseltirler. Zaten, zat-ı ali olanlardan kaçının sıfatları da ali ki? Yolunda bulunagör alırlar seni.
Tamam anlaşıldı, biz O'ndan varolup, O'ndan geldik. Aramıza bir dunya perdesi kondu. Zaten kelime manasına baksan anlıyorsun:
dun: aşağılık
ya: memleket eki, almanya, italya, vs. -istan manasında. türkistan, hindistan,vs.
topla ikisini dun+ya = aşağılıkistan
Her ne olursa olsun, manası bu dahi olsa dünyadan nefret etmek anlamına gelmiyor bu durum. Ona değiniriz daha sonra.
Neyse, ne diyorduk? O'nunla aramıza dunya perdesi geldi. Biraz nefs sosuyla, hafif de kuyruklu amcanın vesvesesiyle iyice şuurdan uzaklaştık. ''Biz size şah damarınızdan yakınız.'' lafzının şuurundan... Hazreti Pir'e (Hz. Mevlana) sormuşlar yolda giderken ; ''Nereden gelip nereye gidiyorsunuz?'' 5 yaşında muhatap kaldığı soruya : ''Allah'tan gelip, Allah'a gidiyoruz.'' cevabını yapıştırmış. İrfan pınarından süzülen cevap ile benimkisi bir olmayacak tabi ki. Bu sebepten insan, ''topraktan gelip toprağa'' gitmez. Toprağa gidene ceset denir. İnsan cesedden ibaret olmayacak derecede yüksek bir varlıktır. Kendini bozar çoğu zaman, ama özündeki yükseklik geldiği noktadan nispetle hakikattir.
O'ndan gelip, O'nunla birlikte, O'na gittiğinin sözü, kelimesi var da şuuru nerede peki? Şimdi başta konuştuğumuz gibi, hikmeti her yerde arayacak oluşumuzun anlamı burada ortaya çıkıyor aslında. Hikmet, bilim, teknoloji, sanat, vs. bu şuura insanı yükseltecek araçlardan bazıları. kimisi akıl sahipleri için, kimisi gönül sahipleri için, kimisi ikisini de güzel kullanabilenler için Mutlak Gaye Olana ulaşmak için ihsan edilmiş araçlar. Namaz, oruç, ve sair ibadetleri de saymıyorum bile! Onlarsız, bu işin imkanı yok zaten!
Mesele az çok anlaşıldı sanırım. ''Biz size şah damarınızdan daha yakınız'' hitabının şuuruna yükselmeye Allah'a ulaşmak diyorlar! Yoksa, plütonun arkasından sola doğru devam edip, Andromeda galaksisini geçtikten sonraki ilk ışıklarda bulunabilecek bir tanrı tanımlaması yok burada. Şimdi, kelimesi olanın yaşantısı da olması gerekir ki o hal ilmi şeklinde varolabilsin. İlim olarak bilinenler, hal/yaşayış olarak da bilindi mi yükselmenin başlayacağı söylenmiştir.
Bu zihin telakkisi kimilerine uçuk gelebilir. Nasıl gelmesin ki? Öyle kalın duvarlarla çevrelenmiş batıl bir zihin hapishanesi içinde bırakılmış ki insanlık, hakikatler hayal, hayaller hakikat şekline bürünmüş. Dunya hayalinin çözünürlüğü o kadar yüksek ki, nefsinin bizatihi perde olmasından dolayı hakikatler, en iyimser söylem ile pembe hayaller gibi gözüküyor insana!
Peki madem, hakikat arayışındaki insan için, menzile varması için bir yol bir metod var mıdır, diye bir soru gelir akla. Sonuçta ortada ilahi bir davet var ve bu davet Moğolistan bozkırlarında keçi otlatan çobandan Las Vegas kumarhanelerinde milyon dolarla poker masasına oturan işadamına kadar herkese bildirilmiş bir davet. İnsanı daha önce bahsettiğimiz şuura davet eden bir davetiye. Bu işin de metodunu açıklamış, davetin sahibi. İnsanlığa Hakk'a ayna olan bir zat gönderip, O'ndan görün beni dedi. O Muhammed Mustafa'dır. O'na teslim olup, o teslimiyet ile selamete ulaşma mesleğine de müslümanlık denir.
Bir kıymetli büyüğümün sözü geliyor aklıma: ''Allah binasına ulaşmak için, Muhammed kapısından girmek gerekir.'' İşin, metodu da budur, hakikati de budur. Yani, insanın dünyada türlü türlü hayallerin peşinde koşmasından ve hakikati hayal zannediyor olmasından bahsederken, tek doğrunun ve ulaşılması bizden beklenen şuurun ''LailaheillallahMuhammedenresulullah'' olduğundan bahsediyorduk. Ancak, bu kelimeyi dil ile söylemenin yettiğini kimse iddia edemez. O tevhidi ve o tevhid sözünün bütün oluşları, alemde varolan her şeyi kendinde ihtiva etmesi, adeta tek bir hücredeki DNA gibi 'BİR'' olanın hakikatini özünde barındırdırmasını yaşantısında tatbik edenler, bunu 5 duyunun verebileceğinden çok daha güçlü bir idrak ile ''BİLENLER'' o İRFAN MECLİSİ'ne erişebilenler olmuşlardır. Bizde, kelimesi var, kelimesinin dahi büyük bir neşesi var. Yaşantısını siz düşünün, başka hangi neşeye ihtiyaç duyar insan?
''İrfan meclisine erişebilsem
Varıp anlar ile görüşebilsem
Aşkın kervanına karışabilsem
Yolda bırakmazlar alırlar seni''
Ben yazıları, havalı bitirebilenlerden değilim. Duyduğum ve emin olarak iman ettiğim bir hakikatin zerresinden süzülen bir damlanın neşesinden başka bir şey anlatıyor değilim. Keyifse burada var, neşeyse burada var. Burada YOK yok! Anladık ki bu alem beka alemi, ölmek belasından istifa edenlerin alemi. ''Ölen hayvan imiş, aşıklar ölmez!'' diyenlerin alemi. O vakit, duyan gelsin bu meydana!
''Gelirsen demezler, gelme dön geri
Kapıdan savmazlar alırlar seni''
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder