kundera'nın arzusu

kundera'nın arzusu
kundera'nın arzusu

Bu Blogda Ara

1 Ağustos 2012 Çarşamba

Kundera Düşmek İstiyor da Bana Noluyor?

Tamam anladık, Kundera'nın düşme korkusundan ziyade düşme arzusundan dem vurduğunu da, bana ne Kundera'dan!

Hikmetli söz önemlidir ama. ''İlim ve hikmet Çin'de de olsa, alınız.'' sırrınca, aramak lazım. Boynu bükükler çevirmiyoruz burada. Cahilliğe mazaret de kabul edilecek gibi değil. Bu iş bir lokma bir hırka işi de değil. ''Pezevenk Rolls Royce'a binecek, dervişin açlıktan nefesi koksun!'' Olmaz öyle! Bir büyüğümün duası var: ''Allah cepte çok, gönülde yok etsin!'' Amin.

Peki, herkes bir şey diyor. Kime bakıcaz? Sonuçta bu hıyarı bir şekilde adam etmek lazım. İnsan, güzele talip sonuçta. ''Ben sizin Rabbiniz değil miyim?'' nidasını işitti zaten, zincire vursan duramaz, her yerde arayıp duracak o ahengi. Zatı itibariyle O'ndan üflenen bir ruha sahip olduğundan katilin de münkirin de, ayyaşın da, fahişenin de zat-ı ali. Sıfatı bozuktur, yaptığı fenalıktan geri döner, tutarlar kolundan yükseltirler. Zaten, zat-ı ali olanlardan kaçının sıfatları da ali ki? Yolunda bulunagör alırlar seni.

Tamam anlaşıldı, biz O'ndan varolup, O'ndan geldik. Aramıza bir dunya perdesi kondu. Zaten kelime manasına baksan anlıyorsun:

dun: aşağılık
ya: memleket eki, almanya, italya, vs. -istan manasında. türkistan, hindistan,vs.

topla ikisini dun+ya = aşağılıkistan

Her ne olursa olsun, manası bu dahi olsa dünyadan nefret etmek anlamına gelmiyor bu durum. Ona değiniriz daha sonra.

Neyse, ne diyorduk? O'nunla aramıza dunya perdesi geldi. Biraz nefs sosuyla, hafif de  kuyruklu amcanın vesvesesiyle iyice şuurdan uzaklaştık. ''Biz size şah damarınızdan yakınız.'' lafzının şuurundan... Hazreti Pir'e (Hz. Mevlana) sormuşlar yolda giderken ; ''Nereden gelip nereye gidiyorsunuz?'' 5 yaşında muhatap kaldığı soruya : ''Allah'tan gelip, Allah'a gidiyoruz.'' cevabını yapıştırmış. İrfan pınarından süzülen cevap ile benimkisi bir olmayacak tabi ki. Bu sebepten insan, ''topraktan gelip toprağa'' gitmez. Toprağa gidene ceset denir. İnsan cesedden ibaret olmayacak derecede yüksek bir varlıktır. Kendini bozar çoğu zaman, ama özündeki yükseklik geldiği noktadan nispetle hakikattir.

O'ndan gelip, O'nunla birlikte, O'na gittiğinin sözü, kelimesi var da şuuru nerede peki? Şimdi başta konuştuğumuz gibi, hikmeti her yerde arayacak oluşumuzun anlamı burada ortaya çıkıyor aslında. Hikmet,  bilim, teknoloji, sanat, vs. bu şuura insanı yükseltecek araçlardan bazıları. kimisi akıl sahipleri için, kimisi gönül sahipleri için, kimisi ikisini de güzel kullanabilenler için Mutlak Gaye Olana ulaşmak için ihsan edilmiş araçlar. Namaz, oruç, ve sair ibadetleri de saymıyorum bile! Onlarsız, bu işin imkanı yok zaten!

Mesele az çok anlaşıldı sanırım. ''Biz size şah damarınızdan daha yakınız'' hitabının şuuruna yükselmeye Allah'a ulaşmak diyorlar! Yoksa, plütonun arkasından sola doğru devam edip, Andromeda galaksisini geçtikten sonraki ilk ışıklarda bulunabilecek bir tanrı tanımlaması yok burada. Şimdi, kelimesi olanın yaşantısı da olması gerekir ki o hal ilmi şeklinde varolabilsin. İlim olarak bilinenler, hal/yaşayış olarak da bilindi mi yükselmenin başlayacağı söylenmiştir.

Bu zihin telakkisi kimilerine uçuk gelebilir. Nasıl gelmesin ki? Öyle kalın duvarlarla çevrelenmiş batıl bir zihin hapishanesi içinde bırakılmış ki insanlık, hakikatler hayal, hayaller hakikat şekline bürünmüş. Dunya hayalinin çözünürlüğü o kadar yüksek ki, nefsinin bizatihi perde olmasından dolayı hakikatler, en iyimser söylem ile pembe hayaller gibi gözüküyor insana!

Peki madem, hakikat arayışındaki insan için, menzile varması için bir yol bir metod var mıdır, diye bir soru gelir akla. Sonuçta ortada ilahi bir davet var ve bu davet Moğolistan bozkırlarında keçi otlatan çobandan Las Vegas kumarhanelerinde milyon dolarla poker masasına oturan işadamına kadar herkese bildirilmiş bir davet. İnsanı daha önce bahsettiğimiz şuura davet eden bir davetiye. Bu işin de metodunu açıklamış, davetin sahibi. İnsanlığa Hakk'a ayna olan bir zat gönderip, O'ndan görün beni dedi. O Muhammed Mustafa'dır. O'na teslim  olup, o teslimiyet ile selamete ulaşma mesleğine de müslümanlık denir.

Bir kıymetli büyüğümün sözü geliyor aklıma: ''Allah binasına ulaşmak için, Muhammed kapısından girmek gerekir.'' İşin, metodu da budur, hakikati de budur. Yani, insanın dünyada türlü türlü hayallerin peşinde koşmasından  ve hakikati hayal zannediyor olmasından bahsederken, tek doğrunun ve ulaşılması bizden beklenen şuurun ''LailaheillallahMuhammedenresulullah'' olduğundan bahsediyorduk. Ancak, bu kelimeyi dil ile söylemenin yettiğini kimse iddia edemez. O tevhidi ve o tevhid sözünün bütün oluşları, alemde varolan her şeyi kendinde ihtiva etmesi, adeta tek bir hücredeki DNA gibi 'BİR'' olanın hakikatini özünde barındırdırmasını yaşantısında tatbik edenler, bunu 5 duyunun verebileceğinden çok daha güçlü bir idrak ile ''BİLENLER'' o İRFAN MECLİSİ'ne erişebilenler olmuşlardır. Bizde, kelimesi var, kelimesinin dahi büyük bir neşesi var. Yaşantısını siz düşünün, başka hangi neşeye ihtiyaç duyar insan?

''İrfan meclisine erişebilsem
 Varıp anlar ile görüşebilsem
 Aşkın kervanına karışabilsem
 Yolda bırakmazlar alırlar seni''


Ben yazıları, havalı bitirebilenlerden değilim. Duyduğum ve emin olarak iman ettiğim bir hakikatin zerresinden süzülen bir damlanın neşesinden başka bir şey anlatıyor değilim. Keyifse burada var, neşeyse burada var. Burada YOK yok! Anladık ki bu alem beka alemi, ölmek belasından istifa edenlerin alemi. ''Ölen hayvan imiş, aşıklar ölmez!'' diyenlerin alemi. O vakit, duyan gelsin bu meydana!

''Gelirsen demezler, gelme dön geri
Kapıdan savmazlar alırlar seni''

12 Nisan 2010 Pazartesi

BOŞVER DENEME






''Ben'' olarak düşünme eylemine başlayan kişi içinde bulunduğu bir topluluk(aile,arkadaş meclsi, derslik,vs.) ile birlikte kendini de katarak konuşmak niyetinde ise öznesi artık ''BİZ'' olmuştur.Zira, söz konusu ''BEN''in ''BİZ''e dönüşümü sayısal bir çokluğu kullanmak için zaruridir. ''Ben, dayımın oğlu, annem ve kız arkadaşım'' şeklinde başlayan bir cümle kurmak yerine bu özneleri bir araya getiren ''BİZ''i kullanır. Buradaki kullanımı ile ''BİZ'' objektif bir ''BİZ'' olarak nitelendirilebilir.

Bir de türdeşleşmiş, tek tipleştirilmiş topluluğu ifade etme aracı olarak karşımıza çıkan ''BİZ''den bahsetmek gerekir. O zaman 1915'te her ne yaşandıysa, bu durumu yaratan ''BİZ''in ucu ''BEN'' olarak varlık belirten özneye dokunur. Bununla birlikte iş daha da ilerleyerek ''BİZ''; ''BEN'' ile çağdaş olanlarla kısıtlanmakla kalmaz, ''BEN''den önceki ve sonraki diğer ''BEN''leri de kapsayan bir mahiyete bürünür. Artık 1915'te yaşananlar için subjektif ve fakat müdahalesiz bir yoruma sahip olabilmekten daha farklı bir yükümlülük omuzlardadır. Artık, teknik olarak ''fail''lik müessesesi yaratılmıştır.O dönemde yaşamadığı ve yaşananlara müdahil olamadığından zulüm etme bilincine ve iradesine sahip olmadığı insanlar için özür dilemek ile mükelleftir kişioğlu. Oysa bu özür dileme durumu, milliyetçi/muhafazakar/duygusal reflekslerden dolayı değil, teknik gerekçelerden ötürü imkansızdır. 1980'de doğmuş bir Almanya vatandaşının 1945'te katledilen yahudi için özür dilemesi mantık ile bağdaşmaz çünkü.

Çağdaş ve baskın düşünce ile çevrelenmiş zihni tasavvur, batı-doğu gibi kavramları gündelik hayat içine tıkıştırır. Kavramın coğrafi bir veri olmaktan çıkıp, ideolojik bir ayrıştırma aygıtı haline dönüşümü ''BİZ'' ve dolayısıyla öteki olarak adlandırılabilecek iki ana kutuplaşmayı beraberinde getirir. Dolayısıyla yığınla insan, iki tane kaba konup santrifuj etkisine maruz bırakılır. ''Türk'ün damarında asil kan dolaşırken, aynı zamanda Sinop'tan adam çıkmaz.'' önermelerini savunan aynı adam! Bu durum, bahsedildiği üzere ''BİZ'' ile dayatılan tek tipleştirme operasyonunun hakikat ile olan çelişkili ilişkisini aşikar etmektedir. Yine bu zihin tasavvuru orijin olarak kendi varlığını göstererek mesafeleri tayin eder. Bugün dünyanın en büyük medya şirketlerinin meteoroloji raporlarında ''Uzaklar'' başlığı altında bahsedilen yerler aslında zihinsel sınırlar üzerine bir çok şeyi anlatmaktadır. ''Doğu'' ve ''batı''nın nerede başlayıp bittiği ve kendisine doğulu ve batılı diyen kişioğlunun hangi hakikat üzere bu sonuca ulaştığını anlamak güç . Yine de isimler ile kamufle edilen kavramların sınırlar yarattığı ve kendisini türdeşleştirirken karşısındakini de bir başka türdeş haline getirdiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Bu türdeşleşme hareketi cemaatleşme eğilimi ile birlikte değerlendirilmelidir. Doğu-batı ayrışması aynı zamanda doğuluların ve batılı addedilenlerin kendi içlerinde türdeşleşmesi, cemaatleşmesi hareketini beraberinde getirir. Ülke düzleminde konu ele alınacak olursa; aynı ayrışma-türdeşleşme aksiyomunun burada da kendini gösterdiğini söylemek gerek. Aşkın bir iradenin tecellisi gibi dikte edilen düşünsel mekanizma, kamu için ideal bir insan profili çizer. Düşüncesi, hareketleri, hisleri yontulmuş ve adeta iradesi elinden alınmış bir tür robotu temsil eder ideal insan profili. (Olumsuz bir profil olmasına da gerek yok aslında. Burada önemli olan tipolojinin egemen tarafından mutlak bir gerçeklik şeklinde sunulmasıdır.) Kamuya ait olmak için ''an''ın getirdiği normlara uyuyor olmak gerekir. Sayısal fazlalığın hakikati temsil ettiği önermesi kesinlik arzetmez. Kamusal kabuliyet ise çokluk üzerine inşaa edilir. Bu çokluğun içinde kalmayanlar ''marjinal'' olarak nitelendirilir ve bu sıfat olumsuz bir tanımlama olarak hissettirilir. Aynılık savunulur ve marjinal(!) düşüncenin üretimine engel olunmaya çalışılır.

Devlet; belli örgütlenme şemalarının en üstünde bulunan ve özel bir isimle adlandırılmış kurumsal bir oluşum. Bu yönüyle vergi dairesinden pek bir farkı olamaz. Vergi İdaresi hiyerarşide kendinden aşağıda bulunan kurumları denetlerken, devlet de onu denetler.Praetorian Devlet, Roma'dan beri(belki daha eski) düşünen ve alternatif üreten insan ile didişir. Zihinsel çeşitlenmeyi engellemek için porno, magazin kültürü, boğa güreşi, gladyatör dövüşü gibi oyalama araçlarını kullanmakta beis görmez. Bu yüzden Beşiktaş'taki Kadıköy iskelesinin yanındaki çay bahçesini kaldırması ve yeni yapılacak bol yıldızlı otel kompleksi içine katılacak olması ihtimali yeni karşılaşılan bir durum değil. Zira, sohbet eden insan yerine, çılgınca eğlenen insan Devlet için her zaman daha makbuldür.

''Devlet'' kimlik yaratımını cazip hale getirmek durumundadır. Bunun için genellemeler ile hareket eder. ''Ortak Tarih, Ortak Benlik, vs.'' gibi tanımlamalar ile sığınacak liman arayanlara kapılarını sonuna kadar açar. (Aslında temel problem olarak ''insan'' göze çarpıyor. Ancak bu ''insan'', ''doğası gereği'' gibi bütünselleştirmeler ile ya da ''kadınlar'', ''anglosaksonlar'',''homoseksüeller'' şeklindeki kontrolsüz genellemeler ile anlatılan insan değil, tekil bir biçimde ve korkunç derecede olduğunu kabul ederek her biri ayrı ve muazzam bir tekillik ile varlık belirten ''insan''dır. Yani, şu anda yedi milyara yakın olan nüfusu ile her biri ayrı bir tekillik belirten ''insandır''.) İnsan'ın çokluluğunun şehrin üzerinde yine bu doğrultuda tecelli edeceğini kestirmek zor olmasa gerek. İstanbul kimliği Osmanlı taş ustalığından, Ramazan sohbetlerinden ve bunun gibi çokça bilinen unsurlardan oluşurken, nicelik olarak çok az olan ve hatta bizlere intikal edemeyecek derecede az olan unsurlardan oluşmuyor olabilir mi? 500 yıldır milyonlarca defa icra edilen darbuka ritmi İstanbul ile ilgili bir meseleye işaret ederken, darbukanın aktörü olduğu birikime nispeten, çok daha az sayıda varlığa sahip jazz tınısının İstanbul ile ilgili bir veri olmadığını söylemek, kimliği niceliksel bir tahakküm ile var etme çabasından öteye geçemez, oysa ki.

Kimlik, bu devingen ''hal'' içerisinde sürekli ve her an yeniden tecelli eden bir tasavvurdur aslında. Sufiler, yaşanan her ''an''ın, yaratıcının her varlık üzerinde yeniden ve farklı biçimde tecelli ettiğine işareten, kendilerine ibn-ül vakt (an'ın oğlu) demeyi uygun görmüşlerdi.(Şimdilerde her devrin adamı diyorlar, bu iki tanımlama ne kadar farklı oysa ki!)

500 sene önce Bizans'ın fiziksel ve zihinsel varlığı ile sınırlanmakta olan İstanbul, şimdi üzerinde hak iddia eden başkaları tarafından muhafazakar bir bilinç ile sahipleniliyor. Oysa; İstanbul kazanıp, kaybettiği, var edip, yok ettiği her şeyin şu ''an''a intikal edebilenlerininin, biriktiremeyip taşırdıklarından arta kalanların toplamından müteşekkil bir kimlik ile tanımlanabilir. ''İnsan'' için bahsedilen varlık ve kimlik bilgisi, İstanbul için de geçerli aslında. Kanaatimce, bu geçerlilik; ''doğru''dan ziyade ''hakikat'' ile ilgili bir meseledir.
İstanbul oluş ya da istanbullaşma (become/be) ayrımı önemli. Totaliter bir şekilde ''şu budur.'' şeklinde yazılan düşünsel ve kavramsal pratikler üzerine yaşıyoruz. Doğduğumuzdan beri bu bilincin çevrelediği zihin ve onun subjektif yargılarından mürekkep bir varoluş söz konusu. Maruz kaldığımız tahakküm hakikatin üstünü örterken, bizleri nasıl etkiliyorsa, kenti de o şekilde etkiliyor. İnsanlar aynılaştıkça, kentin söylemi de tek seslileşmeye başlıyor. Farklı düşünce ortaya çıkmadıkça, kökleşen kamu bilinci her defasında farklılığa daha müsamahasız bir hale dönüşüyor. Oysa burada ''BEN'' olarak adlandırılan her tekil kişioğlu suça yataklık yapmaktan dolayı, hukuken olmasa da evrensel ahlak açısından suçlu durumdadır. Henry David Thoreau ile bitirelim:

''Herhangi birini haksız yere cezaevine tıkan bir yönetimde, doğru kişinin bulunması gereken yer de bir cezaevidir.'' Suç işleyen bir oluşumun normlarına göre suçlu ilan edilmemiş ve hala hüküm giymemiş isem; bu benim evrensel ahlak sınavından kalmış olduğumun bir göstergesi olmaz mı?